İlişkilerde tartışmaların çoğu, ilk bakışta farklı sebeplerden çıkıyor gibi görünür. Para, çocuklar, zaman yönetimi, sorumluluklar, mesajlara geç dönmek… Liste uzayıp gider. Ama biraz derine bakıldığında çoğu tartışmanın ortak bir noktada düğümlendiğini görmek zor değil: Haklı çıkma ihtiyacı.
Birçok insan tartışma anında anlaşılmaktan çok haklı olduğunu kanıtlamaya odaklanır. O anki amaç, karşı tarafı duymak ya da ilişkiyi korumak değil, kendi bakış açısını savunmaktır. Ses tonu yükselir, geçmiş örnekler hatırlatılır, “her zaman” ve “hiçbir zaman” gibi kesin ifadeler devreye girer. Tartışma büyüdükçe, konu artık neyin yaşandığı olmaktan çıkar; kimin haklı olduğu bir mücadeleye dönüşür.
Oysa ilişkiler bir mahkeme salonu değildir. Birinin haklı çıkması, çoğu zaman iki tarafın da kaybetmesi anlamına gelir. Çünkü haklılık kazanıldığında bile temas kaybolabilir. Karşı taraf anlaşılmamış, değersiz ya da suçlanmış hissedebilir. İlişkinin duygusal bağı, tartışmanın sonucundan daha fazla zarar görebilir.
Haklılık ihtiyacının altında genellikle başka duygular vardır. Anlaşılmama korkusu, görülmeme ihtiyacı, değersizlik hissi ya da incinmişlik… İnsan bazen bu duyguları doğrudan ifade etmek yerine haklılığın arkasına saklanır. Çünkü “Haklıyım” demek, “Kırıldım” demekten daha kolaydır.
İlişkilerde dönüştürücü olan şey, haklılığını ispatlamak değil, olan bitene birlikte bakabilmektir. “Ben şu an ne hissediyorum?” ve “Karşımdaki ne yaşıyor olabilir?” soruları, tartışmanın yönünü değiştirebilir. Bu sorular, savunmadan temasa doğru küçük ama güçlü bir adım olur.
Belki de ilişkilerde en zor ama en iyileştirici cümlelerden biri şudur:
“Şu an haklı olup olmamdan çok, seni anlamak istiyorum.”
Çünkü bazen ilişkileri güçlendiren şey, kimin haklı olduğu değil, bağın korunmasıdır. Ve bağ, haklılıktan daha kırılgandır.